TR Dizin İndeksli Yayınlar / TR Dizin Indexed Publications Collection
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.14517/20
Browse
Recent Submissions
Article Bugüne Tercüme Edilemeyecek Bir Âşık Musikisi Metni: Hâzâ Mecmûa-i Sâz Ü Söz(2025) Güngör, İsmail17. yüzyıl, askeri, siyasi ve iktisadi alanlardaki yıkıcı sorunlara rağmen, Osmanlı İmparatorluğu'nun kültürel-sanatsal alanlardaki yükselişine sahne olur. Musiki ve edebiyat, siyasi çalkantılar ve dönüşen toplumsal yapılar arasında bu yükselişin en temel itici gücü hâline gelir. Elbette bu sürecin şekillenmesine etken olan ana unsurlardan biri de âşıklık geleneğidir. Sözlü ve yazılı kaynakları bulunan ve 17. yüzyıldan itibaren giderek kurumsallaşan bu köklü gelenek, estetik bir ifade biçimi olmasının ötesinde, dini, siyasi, ahlaki ve felsefi temaları işleyen çok yönlü bir üslup geliştirir. Nitekim 17. yüzyılda yazılan ve Osmanlı musiki geleneğine ait çeşitli eserleri ihtiva eden Hâzâ Mecmûa-i Sâz ü Söz (HMSS), aynı zamanda âşık sanatının ilk kapsamlı metinlerinden biridir. Hâsılı bu açıdan ayrı bir kıymeti haiz olan HMSS, bugüne dek sayısız araştırmacı tarafından irdelenmiş ve muhtelif yönleri itibarıyla analiz edilmiştir. Ne var ki konuyla ilgili literatürde, HMSS'deki âşık musikisi örneklerinin tam olarak nasıl bir taksonomik yaklaşım doğrultusunda tanımlanıp sınıflandırıldığı meselesi henüz tartışmaya açılmamış ve bu örnekler, genellikle modern taksonomik kriterler uyarınca değerlendirilmiştir. Oysa HMSS gibi pre-modern müzik metinleri, esas itibarıyla bugüne tercüme edilmeye direnen çok farklı hakikat çerçevelerinin ürünüdür. İşte bu iki farklı olgu arasında gerilim, HMSS'deki âşık musikisi örneklerini modern bilgi kalıplarımızla yorumlamaktan artık vazgeçmemiz gerektiğine işaret etmektedir. Nihayet bütün bu argümanlardan hareketle şekillenen ve son kertede Fransız filozof Michel Foucault'nun bilginin tarihselliğine referansla işlerlik kazandırdığı 'episteme' kavramını merkezine alan bu makalenin nihai amacı, HMSS'deki âşık musikisi taksonomisinin, 17. yüzyıl Osmanlı bilgi rejiminin hangi kuralları uyarınca mümkün hâle geldiğini ve bugünün Türk halk edebiyatı ve Türk halk müziği kategorileriyle nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu tartışmaya açmaktır. Hâsılı bu nihai amaç doğrultusunda kapsamlı bir literatür taraması yapılmış ve konuyla ilgili kaynaklardan elde edilen somut bulgular ışığında, HMSS'deki âşık musikisi taksonomisinin yalnızca kendi döneminin epistemik çerçevesi içerisinde anlamlı olduğu, yani günümüze tercüme edilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır. Kuşkusuz ki HMSS özelinde ulaşılan bu sonuç, çok daha genel bir planda geçerlilik arz etmekte ve bilhassa müzikolojik yayınlar için, pre-modern müzik metinlerinin epistemik bağlamlarını dikkate alan analitik bir tarihyazımı anlayışına ihtiyacımız olduğunu vurgulamaktadır. Öyle ki Foucault'nun yapıtlarından devralınabilecek olan bu analitik tarihyazımı anlayışı, HMSS gibi pre-modern müzik metinlerinin kendi epistemik bağlamlarına tekrar yerleştirilebilmesini mümkün kılacak ve daha da önemlisi konuyla ilgili literatürün kahir ekseriyetini karakterize eden tarihsel süreklilik varsayımlarının, kurucu-özne nosyonlarının ve anakronik yaklaşımların derinlikli bir eleştiriye tabi tutulmasına yol açacaktır.Article Effect of Scapular Retraction Exercises on Proprioception, Shoulder Function, and Scapular Mobility in Patients with Rotator Cuff Syndrome(Turkey Assoc Physiotherapists, 2025) Sezin, Buse Celikkaya; Atici, Emine; Surenkok, OzgurPurpose: This study aimed to investigate the effects of scapular retraction exercises on proprioception, shoulder function, and scapular mobility in patients with rotator cuff syndrome (RCS). Methods: Forty individuals aged 25-55 years with RCS participated. The treatment group (n=20) received electrotherapy, Wand exercises, resistance band strengthening, and scapular retraction exercises (5 days/week for 3 weeks). The control group (n=20) received electrotherapy, Wand exercises, and resistance band strengthening with the same frequency and duration. Pre-and post-intervention assessments included pain using the visual analog scale (VAS), range of motion (ROM) with a goniometer, and muscle strength by manual testing. Scapular mobility was assessed by acromion distance, lateral scapular slide test, and scapular isometric pinch test. Proprioception was measured with an angle reproduction test using a laser pointer. Shoulder function was evaluated by the Western Ontario Rotator Cuff (WORC) index, and general health status by the Nottingham Health Profile. Results: Within-group analyses showed significant improvements in all parameters for both groups (VAS: p<0.001; ROM: p<0.001; muscle strength: p <= 0.005; scapular assessments: p <= 0.004; proprioception: p<0.001; WORC: p<0.001). Between-group comparisons showed no significant differences in most measures (p>0.05), except for ROM (flexion, hyperextension, abduction, internal and external rotation; p<0.001-0.004) and WORC scores (p=0.005), favoring the treatment group. Conclusion: Incorporating scapular retraction exercises into rehabilitation for RCS provides additional benefits in joint mobility and shoulder function.Article Türkiye Ekonomisi Üzerinde Marshall-Lerner Koşulu ve J Eğrisinin Test Edilmesi: 2013-2024(2025) Aydın, Atilla; Selim, AykaçAmaç: Bu çalışmanın amacı; Türkiye’de dalgalı kur dönemine geçildikten sonra uygulanan para politikalarının dış ticarete etkisini Marhall-Lerner koşulu ve J eğrisi kullanarak incelemektir. Tasarım/Yöntem: Araştırmada TCMB, Dünya Bankası ve OECD’nin ikincil veri kaynaklarından yararlanılmıştır. Çalışma 2013:1- 2024:6 olmak üzere aylık verilerden oluşmaktadır. Çalışmada yöntem olarak Fourier tipi birim kök, eşbütünleşme testleri ve AARDL yöntemi kullanılmıştır. Bulgular: Analizler sonucunda; Türkiye’de ihracat ve ithalat talep esneklikleri toplamının Marshall-Lerner koşulunu sağlamadığı, yine uzun dönemde dış ticaretin eğiliminin J eğrisinin özelliklerini sağlamadığı görülmüştür. Özetle, ilgili yıllar arasında Türkiye’de Marshall-Lerner koşulu ve J eğrisinin sağlanamadığı görülmüştür. Sınırlılıklar: Türkiye’nin doğrudan İspanya ile yaptığı ihracat ve ithalatın incelenmesi, aynı zamanda 2013:1-2024:6 yılları arasındaki verilerin kullanılması çalışmanın sınırlılığını oluşturmaktadır. Özgünlük/Değer: Bu alanda yapılmış olan çalışmaların çoğunlukla sabit kur dönemini inceleyerek yapıldığı görülmektedir. Yine çalışmalarda farklı analiz yöntemlerinden yararlanıldığı görülmektedir. Bu çalışma; baz alınan zaman dilimi ve kullanılan analiz yöntemleri açısından değer oluşturmaktadır.Article Pinealektomi Uygulanmış Erkek Sıçanlarda Spermatolojik Parametrelerin Değerlendirilmesi(2025) Acısu, Tutku Can; Badıllı, Nida; Çoban, Eda; Uçak, Gamze; Çoban, İlkerPinealektomi, pineal bezin cerrahi olarak uzaklaştırılması işlemine verilen isimdir. Pineal bez, beynin orta kısmında yer alan ve melatonin hormonunun salınımından sorumlu olan yapıdır. Melatonin, reprodüktif sistemin düzenlenmesinde rol oynayan önemli hormonlardandır. Sunulan çalışmada, pinealektominin sıçanlarda sperma kalitesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 36 adet erkek Spraque-Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar eşit üç gruba ayrıldı: kontrol, sham, pinealektomi. Pinealektomi grubundan cerrahi yöntemle pineal bez uzaklaştırıldı. Sham grubunda ise pinealektomi işleminin yöntemleri uygulanıp yalnızca pineal bez uzaklaştırılmadı. Çalışma sonunda dekapitasyon sonrasında hayvanların sperma örnekleri alınarak incelendi. Sabah ve gece yapılan uygulamalar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Kontrol grubunda vücut ağırlığı pinealektomi ve sham gruplarından daha yüksek ölçüldü. Testis ağırlığında gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmezken; sağ epididimis ağırlığı ile sol epididimis ağırlığı gruplar arasında fark gösterdi. Sağ epididimis ağırlığı en fazla pinealektomi grubunda görüldü. Eklenti üreme bezi ağırlıkları da gruplar arasında farklılık göstermedi. Total motilite ve sperma yoğunluğu değerleri; en yüksek kontrol grubundan elde edilirken en düşük değer pinealektomi grubundan elde edildi. Anormal spermatozoon oranı ve DNA fragmantasyonu ise en fazla pinealektomi grubunda gözlendi. Çalışma neticesinde; pinealektomi uygulamasının, melatonin düzeyini azaltmasına bağlı olarak sıçan spermasında total motilite ve yoğunluğun azalmasına, DNA fragmantasyonu ve anormal spermatozoon oranının ise artmasına neden olarak sperma kalitesini olumsuz yönde etkilediği ortaya koyulmuştur.Article Türkiye'de İntiharı Anlamak: Gelir, İşsizlik, Tüketici Kredisi, Hayat Pahalılığı ve Sağlık Harcamalarının Rolü(2025) Ünlüoğlu, Merve; Aydınbaş, GökçenSağlıklı ve tatmin edici bir yaşam, bireylerin toplumda etkili ve üretken bir şekilde yer alabilmeleri için gereklidir. Bu koşulların olmaması, ruh sağlığı sorunlarına yatkınlığı artırabilmektedir ve ciddi durumlarda intihar davranışına yol açabilmektedir. İntihar, sadece bireysel acıyı değil, aynı zamanda daha geniş sosyoekonomik zorlukları da yansıtan karmaşık ve acil bir sosyal sorundur. Ekonomik zorluklar, sosyal izolasyon veya karşılanmamış temel ihtiyaçlar yaşayan bireyler intihar riski altındadır ve bu da kapsamlı bir halk sağlığı müdahalesinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Etkili önleme stratejileri geliştirebilmek ve güçlü sosyal politikalar oluşturabilmek için, bu süreçleri tetikleyen temel faktörlerin anlaşılması büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, ARDL sınır testi yaklaşımını kullanarak, 1993-2023 dönemi için Türkiye'de intihar ile çeşitli sosyoekonomik faktörler (gelir, işsizlik, tüketici kredileri, hayat pahalılığı ve sağlık harcamaları) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlamaktadır. Eşbütünleşme testine göre, değişkenler arasında uzun dönemli bir ilişki olduğu sonucuna varılmıştır. Uzun dönem katsayıları, gelir ve sağlık harcamalarındaki artışların intihar vakalarını azalttığını, tüketici kredilerindeki artışların ise intihar vakalarını artırdığını göstermektedir. Hata düzeltme teriminin katsayısı beklentilerle uyumlu olarak negatif ve istatistiksel olarak anlamlıdır. Ayrıca, sonuçlar FMOLS yöntemi kullanılarak test edilmiş ve ARDL modeline benzer şekilde, gelir ile bağımlı değişken arasında negatif bir ilişki ve tüketici kredileri ile bağımlı değişken arasında pozitif bir ilişki olduğu bulunmuştur. Nedensellik ilişkisi Toda-Yamamoto testi ile incelenmiştir. Bu testten elde edilen bulgular, kişi başına GSYİH ve tüketici kredilerinin intiharın Granger nedenleri olduğunu göstermektedir.Article Okul Öncesi Öğretmenlerinin Fen Kavramı Öğretiminde Kullandıkları Yöntemler(2025) Gonen, Mubeccel; Zoroglu, OzlemBu çalışmanın amacı, okul öncesi öğretmenlerinin fene yönelik tutumları ile okul öncesi öğretmenlerinin fen kavramı öğretiminde kullandıkları yöntem ve tekniklerin incelenmesidir. Araştırmanın çalışma grubu, bağımsız anaokulu ve anasınıflarında görev yapan 63 okul öncesi öğretmeninden oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak, Öğretmen Kişisel Bilgi Formu, Okul Öncesi Öğretmenlerinin Fen Öğretimine Yönelik Tutum Ölçeği, Okul Öncesi Sınıf Fen Bilimleri Malzeme Kontrol Listesi ve 6 adet yarı yapılandırılmış görüşme soruları kullanılmıştır. Nicel veriler SPSS 31.0 programı ile analiz edilmiş; betimsel analizlerin yanı sıra normal dağılıma uygun olmayan veriler için Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis H testleri gibi non-parametrik testler kullanılmıştır. Okul öncesi öğretmenlerinin fen öğretimine yönelik tutumları ile fen kavramları öğretim yöntemlerini belirlemek amacıyla betimsel analiz yapılarak ölçekten alınan puanların aritmetik ortalamaları ve standart sapmaları bulunmuştur. Görüşme soruları, tümdengelimsel içerik analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Kontrol listesi bulguları ise betimsel olarak sunulmuştur. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre, öğretmenlerin fene yönelik olumlu tutumlarının olduğu, fene yönelik tutum ölçeğinin kendini geliştirme ve öz yeterlik alt boyutları incelendiğinde aralarındaki ilişkinin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu iki alt boyut arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif bir ilişki bulunmuştur (ρ = .441, p < .001). Okul öncesi öğretmenlerinin öğrenim durumunun, okul türünün, kıdem yılının, çalışılan yaş grubunun ve mezun olunan bölümün fene yönelik tutum puanlarında etkisiz bir rol oynadığı tespit edilmiş ve fene yönelik tutum puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p > .05). Öğretmenlerin en sık kullandıkları yöntemler arasında deney (%100), gezi-gözlem (%96,8) ve oyun (%95,2) yer alırken; kavram haritası ve problem çözme gibi yöntemlere daha az yer verildiği belirlenmiştir. Öğretmenlerin fen kavramı öğretirken büyük bir kısmının deney, oyun, düz anlatım ve gezi gözleme yer verdikleri, proje, problem çözme ve kavram haritasına ise daha az yer verdikleri veya hiç yer vermedikleri tespit edilmiştir. Araştırma sonuçlarına bağlı olarak bazı önerilerde bulunulmuştur.Article Human-Centered Lighting in the Design of Future Educational Environments: Teacher Experiences(Anadolu Univ, 2025) Himmetoglu Dal, Beyza; Agaoglu Cobanlar, Gul; Koyuncu, SeymaIn modern life, individuals spend a significant amount of time interiors. In educational contexts, both students and educators engage in instructional activities within specifically designed indoor environments. Analyzing the physical characteristics of these settings reveals that appropriate and sufficient lighting plays a crucial role in enhancing students' visual, auditory, and practical learning processes. Human-centered lighting design has the potential to improve the health, alertness, productivity, focus, and overall performance of both students and educators. Therefore, evaluating lighting designs in educational environments from a user-oriented perspective and proposing practical recommendations are critical. The purpose of this study is to explore teachers' perceptions of natural and artificial lighting in their classrooms, its effects on the learning environment, and how it can be improved based on user experiences. Adopting a qualitative phenomenological design approach, data were gathered through semi-structured interviews with teachers from public and private institutions. The collected data were analyzed using Nvivo software to ensure systematic and detailed content analysis. The findings emphasize the importance of designing future educational spaces in line with human-centered lighting principles, as reflected in the views of participating educators. Furthermore, the study highlights that lighting design is a vital element in educational environments, directly supporting and improving students' learning processes.Article Sosyal Duygusal Öğrenme Üzerine Geliştirilen Alternatif Programlara Genel Bakış(2025) Kuru, Nalan; Öğrenci, Kübra Demir; Çapar, Bala; Çağalayan, İmran; Türen, Şeyma; Sağıroğlu, Hüsna HümeyraBu çalışma, erken çocukluk döneminde sosyal ve duygusal becerilerinin gelişimine yönelik oluşturulan eğitim programlarına karşılaştırmalı genel bir bakış sunmayı amaçlamaktadır. Araştırmalar ile etkililiği onaylanmış olan programlar arasından bu araştırma için seçilmiş önleyici programlar; WITS, INSIGHTS Intervention, The Incredible Years, Michigan Model for Health, I Can Problem Solve, Captain McFinn: Explore Kindness, PAX Good Behavior Game, Tuning in to Kids ve Kimochis yer almaktadır. Çalışma, bu programların amaçlarını, niteliklerini, uygulama alanlarını ve sonuçlarını ele alarak, sosyal-duygusal öğrenme alanındaki mevcut durumu daha iyi anlamaya katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Araştırma, nitel araştırma desenlerinden doküman analizi modelinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemi, olasılığa dayalı olmayan amaçlı örnekleme yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde doküman analizi yöntemi kullanılmıştır. Bulgularda 9 önleyici program ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Programlar, tartışma bölümünde, her program için hedef yaş grubu, eğitim süresi, eğitim kiti, sosyal-duygusal öğrenme beceri, programların amaçları, eğitmen eğitimleri, aile katılımları, toplum katılımı açılarından incelenmiştir. Okul öncesi dönem çocuklarının sosyal duygusal öğrenme becerilerini geliştirmek için eğitimcilerin, araştırmacıların ve ebeveynlerin sosyal duygusal öğrenme programları kullanmalarının faydalı olacağı düşünülmektedir.Article Pediatrik Yaş Grubunda Demir ve Çinko Eksiklikleri ile Trombositoz Arasındaki İlişkinin Ortaya Konması(2025) Akısın, N. Yasemın Ardıcoglu; Akar, Nejat; Ozkan, DidemAmaç: Reaktif trombositoz, artmış megakaryosit aktivitesi veya azalmış trombosit yıkımı sonucu gelişebilir. Demir eksikliği, artmış trombosit üretimi ile sıkça ilişkilendirilirken, çinko eksikliğinin trombosit parametreleri üzerindeki etkisi belirsizdir. Bu çalışmada çocuklarda demir ve çinko eksikliklerinin trombosit indeksleri üzerindeki etkileri retrospektif olarak değerlendirildi. Gereç ve Yöntemler: 36 kız, 37 erkek olmak üzere toplam 73 pediatrik hastada ferritin ve çinko düzeyleri ile ilişkili trombosit sayısı ve ortalama trombosit hacmi (MPV) incelendi. Hastalar şu şekilde gruplandırıldı: Grup 1—normal ferritin ve çinko; Grup 2—düşük ferritin, normal çinko; Grup 3—normal ferritin, düşük çinko; Grup 4—düşük ferritin ve çinko İstatistiksel analizlerde, verilerin normal dağılımını değerlendirmek için Shapiro-Wilk ve Kolmogorov-Smirnov testlerini, ardından gruplar arası karşılaştırmalar için tek yönlü ANOVA ve çoklu karşılaştırmalar için Bonferroni düzeltmeli post-hoc pairwise t-testleri ve MPV ile trombosit sayısı ilişkisi için Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Trombosit sayısı ve MPV tüm gruplar arasında benzer bulundu ve çinko eksikliğinin doğrudan trombositoza etkisi saptanmadı. Çinko eksikliği olan hastalarda ferritin düzeyleri anlamlı olarak daha düşüktü (p < 0,05). MPV ile trombosit sayısı arasında orta düzeyde negatif korelasyon gözlendi (r = -0,548), MPV stratifikasyonu ile bu ilişki güçlendi (r = -0,841). Sonuçlar: Çinko eksikliği bu çalışmada trombosit sayısında artışla ilişkili bulunmadı. Ancak ferritin düşüklüğü ile ilişkisi ve MPV-trombosit sayısı korelasyonu, iz elementlerin hematopoez üzerinde potansiyel etkilerini göstermektedir. Klinik olarak, çocuklarda trombosit parametrelerini değerlendirirken beslenme durumu göz önünde bulundurulmalıdır ve bu etkileşimlerin netleştirilmesi için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.Article Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı Kazanımlarını Bilişsel Alan Taksonomilerine Göre Değerlendiren Makalelerin İncelenmesi(2025) Duran, Aysemin; Sarkın, D. Bahar ŞahinBu çalışmanın amacı, ilköğretim düzeyindeki derslerden biri olan fen bilimleri dersi öğretim programının kazanımlarını bilişsel alan taksonomilerine göre değerlendiren makaleleri incelemektir. Durum çalışması deseninin kullanıldığı bu araştırmada, 2017-2024 yılları arasında Dergipark’ta yayımlanmış olan yirmi üç makale incelenmiştir. Araştırma verilerinin incelenmesinde araştırmacılar tarafından oluşturulan kontrol listesi kullanılmıştır. Makalelerde kullanılan bilişsel alan taksonomilerinin Bloom, Yenilenmiş Bloom, Marzano, Haladyna ve SOLO taksonomileri olduğu görülmüştür. Yirmi üç makalenin on yedisinde Yenilenmiş Bloom taksonomisi tercih edilmiştir; dolayısıyla ilgili taksonominin en çok kabul gören taksonomi olduğu söylenebilir. Dersin öğretim programının kazanımları incelenirken ortaya çıkan bir diğer bulgu, tüm makalelerde ilgili taksonominin seçilme gerekçesinin açıklanması; ancak basitten karmaşığa, kolaydan zora hazırlanma, ölçülebilir bir davranışa göre yazılma gibi yapısal özelliklere göre incelenmemesidir. Ayrıca kazanımların bilişsel alanın alt boyutlarına göre dağılımı, alt ve üst düzey düşünme becerilerine göre incelemesi yapılırken kazanımlar ve kazanımları ölçmek için hazırlanan sorular arasındaki ilişkinin incelenmemesi ortaya çıkan önemli bulgulardır. Bu doğrultuda; yeni uygulamaya konan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeline uygun öğretim programlarıyla ilgili çalışmalar yapılırken yapısal özelliklerin de incelenmesi gerekliliği bir öneri olarak ortaya konmuştur.Article Eye-Centred and Multisensory Approaches in Space Design: An Evaluation Through Blindness(Anadolu Univ, 2025) Demirci, Cemre; Seker, Nuriye Nida CelebiWhile eye-centred design approaches support the idea of the superiority of vision in perception, they may ignore the role of other senses in the experience of space. However, spaces that should be designed in an inclusive manner for individuals with different abilities and perceptual structures may pose significant challenges in terms of accessibility and usability for blind individuals by centering on visual perception due to this understanding. The study is based on the assumption that in a world where the dominance of visual perception is increasing, the space perception of blind individuals is inadequate. The studies mentioned in the article show that the eye-centred design approach not only makes it difficult for blind people to understand spaces, but also limits the ability of sighted people to perceive space. This study argues that sensory space design can deepen and enrich the spatial experiences of all users, not only visually impaired individuals, and has the potential to offer a more inclusive, holistic design approach to society. Within the scope of the study, the historical and theoretical foundations of the eye-centred design approach were examined, the limitations of this approach and its effects on the perception of space by blind individuals were evaluated. During the evaluations, how the space perception of blind individuals is shaped within the framework of the eye-centred design approach is examined based on certain studies. The difficulties encountered by these individuals in their spatial experiences are revealed with a descriptive method. The main argument of the research is that the vision-based design approach limits the perception of space not only for visually impaired individuals but also for sighted individuals. In this context, the possibilities offered by sensory space design as an alternative approach were analysed and it was discussed how multi-sensory perception positively affects the understanding of space. Each selected example is a space that predominantly appeals to one of the senses and aims to perceive how the sensory priorities in the design of the spaces are shaped and the effects of the designs on the user. Each space is considered as an environment in which a particular sense prioritises perception so that the relationship and dynamics of the senses of sight, hearing, touch, smell and taste with the space are examined. This approach goes beyond the eye-centred design approach and emphasises the importance of spaces offering a multi-sensory experience. In the study, the descriptive model, one of the qualitative research methods, was used, and the findings were interpreted, and the results were evaluated through existing examples. The findings reveal that eye-centred design limits the spatial perception of individuals and multisensory design makes the spatial experience more holistic for both sighted and visually impaired individuals. In this framework, the study goes beyond the eye-centred design approach and emphasises that enriching spaces with sensory components is critical for accessibility and inclusion. As a result, it is determined that spatial design should be handled in a way that includes not only visual but also multi-sensory interactions, which increases accessibility for blind individuals while providing a deeper spatial experience for sighted individuals.Article Diş Hekimliğinde Polietereterketonun Bilgi Haritalaması: Bibliyometrik Analiz(2025) Durkan, Rukıye; Oyar, Perihan; Gokay, Gonca DesteAmaç: Diş hekimliği alanında polietereterketon (PEEK) araştırmalarındaki gelişmeleri değerlendirmektir. Yöntemler: Tarama, Web of Science veritabanında gerçekleştirildi ve 2023 yılına kadar PEEK ile ilgili yayınlar dahil edildi. Kullanılan arama dizisi, birincil odak terimi olan \"PEEK\" ile \"dent*\", \"oral, restorat*\", \"prosthodont*\", \"tooth, teeth, and implant*\" gibi ek anahtar sözcüklerden oluşuyordu. Başlıkları, özetleri, anahtar kelimeleri, yazarları, bağlantıları, ülkeleri ve referansları kapsayan meta veriler elde edildi. Belgeler, yazarlar, dergiler ve anahtar kelimeler de dahil olmak üzere bibliyometrik ölçümler tanımlayıcı istatistiksel analize tabi tutuldu. Bulgular: 1997-2022 yılları arasında PEEK ile ilgili 607 yayına 12.115 atıf yapıldığı tespit edildi. PEEK araştırmalarına Çin (138 makale, %22,7), Almanya (118 makale, %19,4) ve Amerika Birleşik Devletleri'nden (71 makale, %11,8) akademisyenler aktif olarak katıldı ve Almanya'daki yayınlar (3594 atıf, %29,7) en çok atıfı aldı. Dental Materials (45 makale, %7,4) ve Journal of Prosthetic Dentistry (42 makale, %6,9) katkıda bulunan başlıca dergiler oldu. 1433 anahtar kelime arasında uygulama, materyal ve üretimle ilgili anahtar kelimeler yüksek oranda normalleştirilmiş atıfa sahipti. Terim haritası, PEEK'in temel uygulamasının dental implantlar ile ilgili olduğunu ortaya çıkardı. Sonuç: Bu analiz, PEEK ve onun çeşitli uygulamalarıyla ilgili yayın ve atıf sayısına ilişkin önemli bilgiler sağlamaktadır. Çin, bu alanda en fazla makale yayınlayan en önemli katılımcı olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle İsviçre'deki Zürih Üniversitesi hem üretkenlik hem de etki açısından bu alanda önde gelen kurum olarak öne çıkmıştır.Article Osmanlı Devleti’nden Erken Türkiye Cumhuriyeti’ne İstanbul’da Kızıl Hastalığı Üzerine Bir İnceleme (1880-1930)(2025) Erkmen, Osman; Erkmen, Ayşe; Tüzün, NevimKızıl hastalığı, son birkaç yüzyılda tanımı ve tedavisi açısından önemli ölçüde gelişme gösteren bulaşıcı bir hastalıktır. Epidemik salgın halini 17. yüzyıl başlarında aldığı belirlenen kızıl hastalığı, zamanla küresel nüfusta oldukça yaygın ve yüksek ölüm oranlarıyla kendini göstermiştir. İstanbul’da kızıl hastalığının yaygınlığı ile ilgili literatürde araştırmalara rastlanmamış ve bu konuyla ilgili arşiv belgeleri de araştırılmamıştır. Araştırmada kızıl hastalığının İstanbul’da Osmanlı ve Erken Türkiye Cumhuriyeti toplumunu nasıl etkilediği, kızıl hastalığı yaygınlığının ve hastalığın kontrolüne yönelik alınan tedbirlerin neler olduğu sorularına cevap bulunmaya çalışılmıştır. Kapsamlı bir literatür çalışması yapılmıştır. Sonrasında 1880-1930 yılları arasında Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerinde İstanbul’da kızıl hastalığı ile ilgili arşiv taraması yapılmıştır. Tarama sonucunda Osmanlı Arşivi’nden 70 adet, Cumhuriyet Arşivi’nden ise 9 adet belge tespit edilmiştir. İncelenen belgelerde kızıl hastalığının İstanbul’un birçok yerleşim yerinde ve okullarda yaygın olarak görüldüğü tespit edilmiştir. Osmanlı Devleti’nde İstanbul’da belirlenen kızıl hastalığı sayısı 350 olup, bunlardan 39 (%11,1)'u ölmüştür. Erken Türkiye Cumhuriyeti döneminde kızıl hastalığı sayısı 8 olarak belirlenmiş olup bunlardan biri hayatını kaybetmiştir. Kızıl hastalığının özellikle okul gibi çocukların bulunduğu yerlerde hızla salgına dönüştüğü ve çocuklarda ölümlerin sık görüldüğü belirlenmiştir. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinde salgın hastalıklardan korunmada okul, iş yeri, ev ve yaşamın her alanında ilk önlemin hijyen ve dezenfeksiyon işlemlerine uymak olduğu belirlenmiştir. Hastalık süresince hastanın diğer bireylerle teması kesilerek izolasyon uygulanarak hastalığın yayılması önlenmeye çalışılmıştır.Article Understanding Trump's Second Term: Can Huntington's Securitization Efforts Provide Guidance(Hale Sivgin, 2025) Peksen, Hasan DenizHuntington's "Clash of Civilizations?"offers a skeptical perspective on the post-Cold War world and has been widely debated on that basis. However, this study argues that Huntington's post-Cold War writings should be understood as part of his broader effort to redefine the United States' national identity, an effort that would later influence both the Bush and Trump administrations. A review of Huntington's post-Cold War literature suggests that his concern over the U.S. losing its national identity in the face of globalization and immigration-and his proposed solution, which can be summarized as "define yourself by defining your enemy"-came to dominate American political life after 9/11. This framework may also be useful for understanding Trump's political success and policy orientations. In this context, the study examines the relationship between Huntington's writings and the discourse and policy practices of the G.W. Bush and Donald Trump administrations.Article Hayali İş İlanları: İş Arayanlar İçin Bir Güvencesizlik Odağı(2025) Emre, OnurHayali iş ilanları, yani işverenlerin gerçekte istihdam etmeyi planlamadıkları pozisyonlar için yayımladıkları ilanlar, modern işgücü piyasasında giderek yaygınlaşan ancak yeterince araştırılmamış bir olgu olarak dikkat çekmektedir. Bu ilanlar, işgücü talebine dair yanlış bir algı oluşturarak iş arayanlar üzerinde ciddi duygusal ve ekonomik yükler oluşturmaktadır. Profesyonel ilişki ağları sınırlı bireyleri, orantısız bir şekilde dezavantajlı duruma sokarak sosyal eşitsizlikleri derinleştirirken, aynı zamanda işgücü piyasasındaki güç dengesizliğini de yoğunlaştırmaktadır. Etik bakımından ele alındığında bu uygulamalar, işverenlerin istihdam stratejileri ile iş arayanları yanıltmak arasındaki sınırı bulanıklaştırarak şirketler için itibar riskleri de doğurmaktadır. İşe alım süreçlerinin dijitalleşmesi ve LinkedIn gibi platformların yaygınlaşmasıyla hayali iş ilanların artmakta ve etkilerini daha da kritik hale gelmektedir. Ayrıca, bu ilanlar işgücü piyasası verilerini çarpıtarak, piyasadaki tüm aktörler için karar alma süreçlerini zorlaştırmaktadır. Bu çalışma, Kaynak Bağımlılığı ve İşlem Maliyetleri teorileri perspektifinden hayali iş ilanlarının neden ve nasıl yaygınlaştığını ve sonuçlarını analiz etmektedir. Tartışmalar, iş arayanları korurken işverenlerin yetenek havuzlarını yönetme esnekliğini de sağlayacak düzenlemelerin gerekliliğini vurgulamaktadır. Hayali iş ilanlarının işgücü piyasasındaki güncel kavramlarla ve güvencesizlikle ilişkisi tartışılmakta ve bu konuya yönelik gelecek araştırmalara zemin hazırlamaktadır.Article Kiril Alfabesinin Yunan Mirası ve Slav Dillerindeki Çeşitlenmesi(2025) Yerköy, SametKiril alfabesi, 9. yüzyılda Aziz Kiril ve Metodi’nin misyonerlik faaliyetleri çerçevesinde geliştirilen Glagolitik yazı sistemine ve Orta Çağ (Bizans) Yunan- casına dayalı olarak, 10. yüzyılın başlarında Birinci Bulgar Krallığı’nda biçim- lenmiştir. Fenike kökenli Yunan harflerinden türeyen bu alfabe, ilk olarak Eski Kilise Slavcasında kullanılmış; ardından Doğu ve Güney Slav halkları arasında benimsenerek yerel ses yapısına göre çeşitlenmiştir. Fonetik ihtiyaçların ötesinde, dinsel ve siyasal meşruiyet arayışlarına da hizmet eden bu sistem, ortak bir yazı dili aracılığıyla kültürel bir bütünlük kurma işlevi görmüştür. Bu çalışma, Kiril al- fabesinin tarihsel kökenlerini, yapısal dönüşümünü ve Slav dillerindeki evrimini karşılaştırmalı tarihsel dilbilim yöntemiyle incelemektedir. Alfabenin 10. ve 11. yüzyıllarda Bulgaristan’dan Rusya ve Sırp prensliklerine aktarılması, Eski Rusça ve Eski Sırpça yazı geleneklerinin oluşmasına katkı sağlamıştır. Ukrayna ve Bela- rus’ta ise Kiril harfleri farklı yazınsal standartların gelişimine zemin hazırlamıştır. Araştırma, Rusça, Bulgarca, Sırpça, Makedonca, Ukraynaca ve Belarusça gibi dillerdeki ses bilgisel ve grafiksel dönüşümleri ele almakta; ayrıca Kiril sistemine dayanmayan Lehçe ve Çekçe gibi Batı Slav dillerinin kapsam dışı bırakılmasının gerekçesini ortaya koymaktadır. Kiril alfabesi bu yönüyle, sabit bir yapıdan zi- yade tarihsel, fonolojik ve ideolojik etkenlerle şekillenen dinamik bir sistemdir.Article Anneden Algılanan Narsisistik Özellikler ile Obsesif İnanışlar Arasındaki İlişkide Sosyal Medya Kullanımının Aracı Rolü(Association for Clinical Psychology Research, 2025) Sapancı, Ahmet; Demir, Didem KayaÇağımızın hızla değişen dijital dünyasında, sosyal medya platformları insanların yaşamlarında merkezi bir konumda yer almaktadır. Sosyal medya, bireylere kendilerini ifade etme, başkalarıyla iletişim kurma ve bilgiye hızlıca ulaşma imkânı sunarken, aynı zamanda psikolojik sağlık üzerinde de önemli etkiler oluşturmaktadır. Bu çalışma, anneden algılanan narsisistik özelliklerin sosyal medya kullanımı ve obsesif inanışlar üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Sosyal medya kullanımının psikolojik sağlık üzerindeki olumsuz etkileri ve bu etkilerin ebeveynlik stilleri ile ilişkisi, araştırmanın ana odak noktalarını oluşturmaktadır. Bu bağlamda mevcut araştırma, anneden algılanan narsisistik özellikler ile obsesif inanışlar arasındaki ilişkide sosyal medya kullanımının aracılık rolünü incelemektedir. Çalışma, bilişsel terapi yaklaşımına dayalı olarak, narsisistik ebeveynlerin çocukları üzerindeki etkilerini ve bu etkinin ortaya çıkmasında sosyal medya kullanımının rolünü değerlendirmektedir. Araştırmanın katılımcıları, yaşları 19 ile 74 arasında değişen 136 kadın ve 171 erkek olmak üzere toplam 307 kişiden oluşmaktadır. Katılımcılar, uygun örnekleme yöntemi ile seçilmiştir. Veriler, Sosyal Medya Kullanım Ölçeği, Obsesif İnanışlar Ölçeği-44 ve Anneden Algılanan Narsisistik Özellikler Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Toplanan veriler ile SPSS Process Macro kullanılarak aracı model analizi yapılmıştır. Bulgular, kadınların annelerinden algıladıkları narsisistik özelliklerin erkeklere göre daha yüksek olduğunu, erkeklerin ise obsesif inanış düzeylerinin kadınlara göre daha yüksek olduğunu, sosyal medya kullanımı düzeyinde ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığını ortaya koymuştur. Aracılık analizi ile ilgili bulgular ise, anneden algılanan narsisistik özelliklerin obsesif inanışları doğrudan etkilemediğini, ancak sosyal medya kullanımını artırarak bu inanışları artırdığını göstermektedir. Çalışmanın sonucunda, sosyal medya kullanımının kontrol altına alınması ve bilinçli kullanımının teşvik edilmesi, bireylerin psikolojik sağlıklarını korumak açısından önemli öneriler olarak sunulmuştur.Article The Relationship Between Physical Performance with Dual-Task Performance in Geriatric Individuals(Galenos Publ House, 2025) Akis, Merve; Atici, Emine; Balkisli, Berna CaglaObjective: Maintaining functional independence in older adults requires an intricate balance between physical and cognitive abilities. While physical performance is known to support overall health, its relationship with dual-task performance-an essential component of daily life activities-remains a critical area of investigation. This study aimed to investigate the association between physical performance and dual-task performance and to compare the effects of different levels of physical performance on dual-task execution in geriatric individuals. Materials and Methods: A total of 79 geriatric individuals (mean age=68.68 +/- 4.42) were included in the study. Their physical performances were evaluated through the Alusti test, Timed Up and Go test (TUGT), 30-Second Sit-to-Stand test (30s STST) and 10-meter Walk test. Dual-task performance measurements were assessed using the TUGT, 30s STST and 10-meter Walk test (using motor and cognitive task) and the dual-task questionnaire. Results: There was a low correlation between the Alusti test and Dual-task scale (r=-0.222; p=0.048), while a moderate-level correlation between TUGT (r=0.339; p=0.001), 30s STST (r=-0.336; p=0.002), and the 10-meter Walk test (r=0.365; p=0.001). When individuals were divided into two groups based on Alusti test scores (good mobility and very good mobility), the mean of 30s STST motor and-cognitive tasks were statistically significantly higher in the very good mobility group compared to good mobility (p=0.026, p=0.005; respectively). Conclusion: The findings suggest that dual-task performance is closely linked to physical function in older adults, with higher physical performance associated with improved dual-task execution. Given the increasing importance of maintaining cognitive-motor abilities for aging populations, targeted physical activity interventions may help mitigate declines in dual-task performance, ultimately promoting safer mobility and greater independence in daily life. Future research should further explore the mechanisms underlying these interactions to develop effective strategies for cognitive-motor preservation in geriatric care.Article Cross-Cultural Adaptation and Psychometric Validation of the Turkish Version of the American Orthopaedic Foot and Ankle Society Lesser Metatarsophalangeal-Interphalangeal Joint Scale(Galenos Publ House, 2025) Koluman, Ali Can; Ciftci, Ebru Aloglu; Ciftci, Mehmet Utku; Sahbaz, Yasemin; Ozturk, Vedat; Duramaz, Altug; Ziroglu, NezihObjective: Lesser toe disorders can cause significant functional impairment and pain, requiring reliable tools for outcome assessment. The American Orthopaedic Foot and Ankle Society (AOFAS) lesser metatarsophalangeal-interphalangeal (MTP-IP) joint scale is a clinician-based instrument frequently used in foot and ankle evaluations, yet no validated Turkish version exists. The aim of this study was to translate, culturally adapt, and evaluate the psychometric properties of the Turkish version of the AOFAS lesser MTP-IP scale. Methods: The scale was translated following international cross-cultural adaptation guidelines. A total of 43 patients with various lesser-toe pathologies were assessed using the AOFAS lesser MTP-IP, foot and ankle ability measure (FAAM), visual analogue scale, and short form-12 (SF-12). Test-retest reliability was assessed by calculating intraclass correlation coefficients [ICC (2,1)] using a two-way mixed-effects model with absolute agreement; by assessing internal consistency via Cronbach's alpha; and by evaluating agreement using Bland-Altman analysis. Construct validity was tested by correlating AOFAS scores with FAAM and SF-12 subscales. Floor and ceiling effects were also analyzed. Results: The Turkish version demonstrated excellent test-retest reliability [ICC (2,1)=0.96] and acceptable internal consistency (alpha=0.76). Bland-Altman plots revealed no systematic bias. Strong correlations were observed with FAAM-activities of daily living (r=0.93) and FAAM-sports (r=0.75), whereas correlations with SF-12 physical component summary (r=0.34) and MCS (r=0.45) were weak but significant, which is consistent with the hypothesized convergent and divergent validity. A notable ceiling effect was identified in the AOFAS function and alignment domains, consistent with the high functional status and low pain levels reported by participants. Conclusion: The Turkish adaptation ofthe AOFAS lesser MTP-IP scale is a reliable and valid instrumentfor evaluating pain, function, and alignment in patients with lesser toe disorders. Its strong psychometric performance supports its use in both clinical and research settings, although the observed ceiling effect should be interpreted in the context of patient characteristics.Article Türkçe Librettoyla Sahnelenen Opera Eserlerinde Karşılaşılan Vokal Yorumlama Problemleri Üzerine Görüşler(2025) Kürkçüoglu, Setaİlk operamız olan Özsoy Operası Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla Ahmed Adnan Saygun tarafından bestelenmiş, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin gelişi şerefine 1934 yılında sahnelenmiştir. Sahnelenmek üzere bazı operalar Türkçeye çevrilmiştir. Türk operasının öncüleri Ankara Halkevi sahnesinde, 21 Haziran 1940 tarihinde ilk temsillerini verdiler. Mozart’ın müzikli oyunu “Bastien ve Bastienne”nde soprano Rabia Erler, tenor Süleyman Alkan ve basbariton Ruhi Su rol almışlardır. 1940’lı yıllardan itibaren düzenli olarak operalar sahnelenmeye başlanmış, eserler genellikle Türkçeye çevrilmiştir. Bunun başlıca nedeni yabancı dile hâkim olmayan icracıların ezberleme problemi yaşamamalarını sağlamak, bir diğer nedeni ise halka ana dillerinde opera eseri sunarak bu sanatı sevdirmektir. Her dilin kendine göre akustik özellikleri vardır. Genel olarak dilde mevcut olan ünlülerin benzer ötümleri olduğu varsayılmaktadır. Ancak hem kısmen aynı tınlamamakta hem de diğer dillerde mevcut olmayan bazı ünlüler bulunmaktadır. Bu çalışma, Türkçe çevirisi yapılarak sahnelenmiş eserlerin hem prozodik hem de fonetik olarak icracılarda yarattığı teknik sorunların ortaya konulmasını amaçlamıştır. Bu bakımdan literatür taraması yapılmış, İstanbul Atatürk Kültür Merkezinin yeniden inşa edilme sürecinde işitsel kayıtların kaybolması ve/veya içerisinde libretto çevirileri bulunan notaların zarar görmüş olması sebebiyle çok az dataya ulaşılmıştır. Bu sebeple, orijinal dili yabancı ancak Türkçe libretto ile seslendirilen operalar araştırılmış ve bu eserlerden seslendirmiş ve/veya libretto çevirisi yapmış sanatçılara ulaşılmış ve yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Böylece sanatçıların görüşleri Türkçenin akustik özellikleri bağlamında değerlendirilmiş, vokal olarak yorumlamada yarattığı teknik sorunlar, tüm görüşlerin ışığında ortaya konulmuştur. Sonuç olarak ortak görüş İtalyancanın opera icra ermede en konforlu dil olduğu, ancak titiz vokal teknik çalışmayla da başarılı bir icranın mümkün olduğu yönündedir. The first opera, Özsoy, composed by Ahmed Adnan Saygun under the directive of Mustafa Kemal Atatürk, premiered in 1934 in honor of the Shah Reza Pahlavi of Iran. Subsequently, severel operas were translated into Turkish for performance. The Turkish opera movement formally commenced on June 21, 1940, with a production at the Ankara Community Center featuring Soprano Rabia Erler, tenor Süleyman Alkan and bass-baritone Ruhi Su in Mozart's Bastien und Bastienne. From the 1940s onward, operas were predominantly staged in Turkish to facilitate memorization for performers with limited proficiency in foreign languages and to cultivate public engagement with opera in the national language. Each language possesses distinct acoustic properties; while vowels may exhibit phonetic similarities across languages, their precise articulations vary, and specific phonemes may be absent in others. This study investigates the technical challenges encountered by singers performing operas in Turkish translation, both prosodic and phonetic. Given the scarcity of archival audio recordings and libretti from the Atatürk Cultural Center, the research employs semi-structured interviews with artists who have participated in original and translated productions. The findings highlight how Turkish's phonetic and prosodic characteristics pose specific challenges for vocal interpretation. The consensus among performers suggests that while Italian is the most acoustically favorable language for operatic performance, a high level of proficiency can be achieved in Turkish through rigorous vocal training and technique.

